KAYIT GİRİŞ

12. Sezon 7. Bölüm Replikleri

Haftanın Öyküsü

Auwlano Seviye 86

SERBEST KÜRSÜ

1 yıl önce - 24B okunma

Bu konunun içeriğini göremezsiniz

Sitemizde kullanıcılarımızın açmış olduğu konuları ziyaretçilere gösteremiyoruz. Bunun sebebi, büyük emekler ile oluşturulan içeriklerin bu dizi topluluğunu ileriye götürmesini istememizdir.

Lütfen bu konuyu görmek için 10 saniyenizi ayırıp aşağıdaki butonlarda herhangi birine tıklayarak ücretsiz kayıt olunuz. Kayıt olarak hem tüm içeriklere ücretsiz olarak erişim sağlayabilecek hem de aynı diziyi izlediğiniz insanlar ile tanışabileceksiniz.

YORUMLAR
mübeccel


İşsiz bir adam, temizlik işleri için Microsoft’a başvurur. İnsan Kaynakları'ndaki yetkililer, bir ön görüşmenin ardından test (yeri temizlemek) yaparlar ve:
- "İşe alındınız, e-posta adresini verin ve size başvuru formunu gönderelim, aynı zamanda işe başlamak için geleceğiniz günü bildirelim" derler.

Adam çaresiz, bilgisayarının ve dolayısı ile e-posta adresinin olmadığını söyler. Yetkililer onun adına üzüldüklerini, fakat e-posta adresi yoksa kendisinin de var olmadığını ve kendisi de olmadığı için işe alınamayacağını söylerler.

Adam umutsuzca, ne yapacağını bilmeden, cebinde sadece 10$ ile binadan çıkar. Ardından bir markete girerek 10 kiloluk bir kasa domates alır. Kapı kapı dolaşarak, 2 saat içerisinde sermayesini ikiye katlar. İşlemi birkaç kez daha tekrar eder ve akşam eve döndüğünde cebinde 60$’i vardır.

Bu şekilde yaşayabileceğine kanaat getirir; her sabah erkenden evinden çıkar ve akşam geç saatlere kadar çalışır; her gün parasını üçe-dörde katlar. Az bir zaman sonra, bir el arabası alır, bunu bir kamyonla değiştirir ve bir süre sonra artık, birçok araçtan oluşan bir nakliye şirketi sahibidir.

Beş sene geçer. Adamımız Birleşik Devletler'in en büyük gıda nakliye şirketlerinden bir tanesinin sahibidir. Artık ailesini ve geleceğini daha çok düşünmektedir. Genel hayat sigortası yaptırmaya karar verir. Bir sigorta şirketini arar, kendine uygun bir plan seçer ve konuşma biterken, sigortacı, teklifi gönderebilmek için adamın e-posta adresini ister.

Adam e-posta adresinin olmadığını söyler. Sigortacı şaşırır:
- "Hayret, e-posta adresiniz yok ve bu hanedanlığı kurabildiniz. Düşünün, ya bir de e-posta adresiniz olsaydı kimbilir ne olurdunuz?"

Adam düşünür ve şu cevabı verir:
- "Ne olacaktı, Microsoft’ta temizlikçi olurdum!"

Annotation: "Bu hikayeyi gerçekten çok seviyorum her defasında biraz daha farkına varıyorum bazı şeylerin.."
mübeccel 161 YIL ÖNCE12YANITLA
mübeccel
Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına “hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek” dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu.

Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, “hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim” Hocası ise”sen sadece hareketi yap” cevabını verdi.

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu. Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu “hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum” Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, “senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir.

Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak”.
mübeccel 161 YIL ÖNCE8YANITLA
Moliarty
Adam, sürekli daha fazla kazanmaya ve zengin olmaya çalışan bir çiftçidir.  Bir gün daha verimli topraklara sahip olmak için toprakların geniş olduğu bir memlekete gider. Oranın Reisine gider ve “Ben toprak sahibi olmak istiyorum, sizde bolca toprak olduğunu ve isteyene verdiğinizi işittim.” Reis, “Evet isteyen herkese toprak veririm.” Ve gözünün gördüğü her yeri bir şartla alabileceğini söyler.  Reisin şartı şudur:  Toprak sahibi olmak isteyen adam, bir noktadan başlayarak almak istediği toprağı küçük çukurlar kazarak işaretleyecektir ancak, güneş batmadan istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorundadır, böylece akşama kadar ne kadar arazi çevrelemişse hepsi kendisinin olacaktır.

Adam, güneşin doğuşuyla hoşuna giden araziyi büyük bir hızla işaretlemeye başlar, yolun yarısı geçmiştir ki güzel bir arazi daha görür. “Burayı da arazimin içine katarsam iyi olur, verimli bir alan” der.  Sağa doğru koşu alanını daha da fazla genişletir, güneşin batmasına az kalmıştır, koşmaktan ayakları yara içinde kalmıştır, çok yorulmuştur, ama ne olursa olsun başladığı yere güneş batmadan yetişmek zorundadır.  Hırs gözünü bürümüştür. Hızını arttırır, var gücüyle koşar. Alkışlar içinde güneşin batmasına saniyeler kala başladığı yere yetişir ve o yorgunlukla yığılır kalır, etraftakiler seslenir ama cevap alamazlar, adamın ağzından kan gelmiş ve ölmüştür. Adam Reisin emriyle hemen olduğu yere gömülür.  Ve burada ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: “Onun İhtiyaç Duyduğu Üç Arşın Kadar Bir Topraktı…’’
Alıntı yaptığım için özür dilerim aslında çok uzun ve edebi açıdan doygun bir tolstoy öyküsü ama ben özetini anlattim kitapta seytan ve insan ayrıca açgözlülük temasi islenmiskitaptan yazmak istesem bile şuan kitaplarima baya uzagim;mazur görünüz. Kesinlikle kitabini okuyun
Moliarty 971 YIL ÖNCE7YANITLA
Auwlano
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri, halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
Auwlano 861 YIL ÖNCE7YANITLA
Auwlano
Haftanın Öyküsü Zamanıni iyi kullan! Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı ögretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine: "Hadi, küçük bir sınav yapalım" demiş. Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sormuş: "Kavanoz doldu mu?" Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş. "Demek doldu ha," demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine: "Kavanoz doldu mu?" İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz", demişler. "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındakı bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden: "Kavanoz doldu mu?" "Hayır dolmadı", diye bağırmış öğrenciler. Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş: "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkarttınız?" Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış: "Şu dersi çıkarttık: Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz." "Hayır." demiş öğretmen. "Çıkartılması gereken asıl ders şu: Eğer, büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız." Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş: "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"
Auwlano 861 YIL ÖNCE6YANITLA
Auwlano
Anne rahmine düsen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersiz´miş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri ayakları iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat,güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep ayni şeyi söylüyorlarmış: “Anne rahmine düşmemiz burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!” Büyüdükçe içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde hiçbir zahmet çekmeden güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. “Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.” Artık aylar birbiri ardınca geçiyor ikizler hızla büyüyor diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar. Dokuzuncu aya yaklaştıklarında bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş: “Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir” Öteki daha sakin ve aklı basındaymış. Üstelik bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: “Bütün bunlar bu dünya´da daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.” Ve eklemiş: “Buradaki hayatimizin sonuna yaklaşıyoruz.” “Ama ben gitmek istemiyorum” diye haykırmış kardeşi. “Hep burada kalmak istiyorum.” “Elimizden gelen birşey yok. Hem belki doğumdan sonra hayat vardır.” “Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye cevaplamış öteki. “Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz söyler misin bana? Hem bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır bu herşeyin sonu olacak.” Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: “Hem belki de anne diye birşey de yok!” “Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz nasıl hayatta kalabiliriz ki?” “Sen hiç anneni gördün mü?” diye üstelemiş öteki. “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.” Böylece anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum ani gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış. Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. İçinden 'Ne muhteşem bir çiçek' diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu. 'Merhaba' demiş papatyaya, 'sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.'. Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve 'Merhaba' demiş, 'bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.'. Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler. Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve 'Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek' demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. 'Neden' demiş. 'Yoksa benim yanımda mutsuz musun?'. 'Hayır' demiş kelebek. 'Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.' Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya 'Sevi seviyorum' diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece 'Bende...' diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. İçinden 'Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.' diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, içinden 'seviyormuş' diye geçirmiş. İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
“Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı. - Üstü kalsın kardeşim” dedim. Döndü bana doğru: - Vaktin var mı ağabey ?” dedi. - Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda) Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş. - Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?” - “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!” - Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.” Döndü bana, attı kolunu arkaya: - “Vaktin var mı ağabey?” - “Var.” - Çek kapıyı o zaman.” 5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler: - “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.” “Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.” “Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci. - “Ne anlatırdı baban ?” - “Hayatta nasıl başarılı olunur ?” ” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.” - Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?” - “Ne bıraktı?” - “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan… “Ağabey, aradan 15 yıl geçti…” “Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.” “Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.” “Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki : - “Asıl mirası bizim baba bırakmış.” “Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.” Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim: - “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!” - Nedir bomban ?” - Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.” Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? " Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Bir zamanlar kocaman bir dağın tepesinde bir kartal yaşarmış. Kartal, yuvasında oturup, dört yumurtasından yavrularının çıkmasını bekliyormuş. Bir gün aniden yer yerinden oynamış, çok şiddetli bir deprem olmuş. Kartalın yumurtalarından biri yuvarlana yuvarlana vadideki tavuk çiftliğine kadar düşmüş. Fakat halen sağlammış. Çiftlikteki en yaşlı tavuk, bu büyük yumurtayı koruması altına almış. Vakti gelince yavru kartal doğmuş. Biraz serpilince çevresindekilerden farklı olduğunu anlamış anlamasına ama herkes ona tavuk gibi davrandığı için sesini çıkaramamış, üstelik yaşlı tavuğu ve kardeşlerini de çok seviyormuş. Bir gün çiftlikte oyun oynarlarken, gökyüzüne baktığında bir grup kartalın özgürce uçtuklarını görmüş, “Aman Allahım, ne güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmak isterdim, hem de çok isterdim” diye iç geçirmiş. Tavuklar bilgiç bilgiç gülümseyerek, “sen bir tavuksun, tavuklar uçamaz” diye yanıt vermişler yavru kartala. Fakat o günden sonra yavru kartal gözünü gökyüzünden ayırmamış, ne zaman kocaman kanatlarıyla uçan kartalları görse, içini heyecan kaplıyor ve onlar gibi. Uçmak istediğini söylediğinde de hep aynı yanıtı alıyormuş, “Sen bir tavuksun, bırak artık bu hayalleri.” Aradan zaman geçtikçe kartal, uçma hayallerini kurmaktan vazgeçmiş, kendisine tavuk olduğu söylendiği için, o da bir tavuk gibi yaşamaya karar vermiş. Bir süre sonra ne uçan kartallardan ne de uçmaktan söz etmez olmuş. Hayatını bir tavuk olarak sürdürmüş ve bir tavuk olarak ölmüş. Hayatınızın herhangi bir zamanında kartal olma hayalleri kurarsanız, başarabileceğinizi düşündüğünüz cesur hayalleriniz varsa, mutlaka hayallerinizi takip edin, tavukların sözlerini de sakın dinlemeyin.
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu. İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı şey icat etti insan. Bir parçasına DÜN dedi, diğer parçasına BUGÜN, öteki parçasına da YARIN. Sonra fesat karıştı zamana ve insan BUGÜN'ü unuttu. DÜN'ü düşünüp pişman oldu, YARIN'ı düşünüp telaşlandı. Ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bu gününü. Oysa yarın, bugüne dün diyor, dün de bugün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. BUGÜNÜ ELİNE YÜZÜNE BULAŞTIRDI... Mutsuz oldu insan ve ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; AMA BUGÜNÜ HİÇ YAŞAYAMADI....NE YARIN NE DE DÜN....
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
mübeccel


Albrecht Dürer 1471-1528 yılları arasında yaşamış bir ressam. 18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri. İki kardeşin de resme karşı olağanüstü ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum karşısında çaresiz. Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınlarını zor doyurabilmekteler. Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kura çekmeye ve kazananın sanat okuluna gitmesine, geride kalanın daha çok çalışıp diğer kardeşi okutması yönünde bir karar alıyorlar. Albert ve Albrecht arasındaki bu kurada okula giden, dönüşte, diğer kardeşi okuması için okula gönderecek ve kendisi de madende çalışacaktır.

Kurayı kazanan Albrecht okula gider ve bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde eder. Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder. Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını söyler. Kardeşinin yanıtı ise; "İmkansız sevgili kardeşim!" şeklindedir. "Seni okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca kırıldı ve değil kalem tutmak, senin şerefine şu şarap kadehini bile zor tutuyorum."

Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin resimini çizer.
mübeccel 161 YIL ÖNCE5YANITLA
mübeccel
San Francisco Körfezi'ndeki bir okulda okul müdürü 3
öğretmeni çağırıp şöyle demiş. " Siz üç öğretmen sistemde en iyi ve en uzman
kişilerden olduğunuz için 90 tane seçkin üstün
öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl
da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey
öğrenmelerini bekliyoruz. " Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne -babaları
bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul
dönemi hepsinin hoşuna gitmiş ve çok başarılı
çalışmalar yapmışlar. Okul bittiği zaman öğrenciler bütün San Francisco
Körfezi'ndeki diğer öğrencilere göre % 20-30 daha
başarılı olmuşlar. Yıl sonu geldiğinde müdür, üç
öğretmeni çağırmış ve onlara şöyle demiş. "Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin
90'ı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde
öğrencilerdi ve o 90 öğrenciyi sistemden tesadüfen
seçtik." Öğretmenler doğal olarak öğrencilerde görülen
başarının kendi istisnai öğretme becerilerine
bağlanması gerektiği sonucuna varmışlar. Müdür
devam etmiş. "Bir itirafım daha var demiş. Siz de en parlak
öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın içine
doldurduğum kağıtların arasından rastgele seçtim." Siz inandığınız için başarılı oldunuz . . .
mübeccel 161 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı. Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşamüzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış . olmalıydı. Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu. İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu. Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı, iyi bir ders vermeliydi!. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi. Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak: - Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!.. Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ipucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı. Oğlu, en son sayfada: "Bu gece kötü bir rüya gördüm!.." yazmıştı. "Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allahım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!.."
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
shelzen
Yaşlı bir adam sabah erkenden evinden çıkmış yolda ilerlerken bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere
yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı adami hemen en yakın
sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler adamcagizin yarasina pansuman yapmislar ama biraz beklemesi gerektigini röntgen çekerek her hangi bir kırık
veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini
söylemişler.
Yaşlı adam huzursuzlanmış; acelesi olduğunu,
röntgen istemediğini söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini
sormuşlar.
“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte
kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum”
diye cevap vermis.
Hemşire:
“Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” diyince;
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile:
“Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey
hatirlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi
bilmiyor” demiş.
Hemşireler hayretle:
“Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden
hergün onunla kahvaltı yapmak için
koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.
Adam cevaplamış:
“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum.”
shelzen 521 YIL ÖNCE5YANITLA
Auwlano
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Auwlano 861 YIL ÖNCE5YANITLA
mübeccel
“Satılık Köpek Yavruları” ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkân sahibine sordu : “Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?” Dükkân sahibi : “30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları.” dedi. “Benim 2 dolar 37 sentim var dedi çocuk. Bir bakabilir miyim yavrulara”. Dükkân sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu: “Bunun nesi var?”Dükkân sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı. Küçük çocuk heyecanlanmıştı. “Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.” Dükkân sahibi: “Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm” Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak: “Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım.” Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:- “Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.” Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine göstererek: “Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var” dedi....
mübeccel 161 YIL ÖNCE5YANITLA
shelzen
Soğuk bir kış günü, padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
Padişah, ihtiyarı selâmlamış:

“Selamünaleyküm ey pir’i fani”

“Aleykümselam ey serdar’i cihan”

Padişah sormuş:
“Altılarda ne yaptın?”

“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor”

Padişah yine sormuş:
“Geceleri kalkmadın mı?”

“Kalktık. Lâkin, ellere yaradı.”

Padişah gülmüş.
“Bir kaz göndersem yolar mısın?” demiş.

“Hem de ciyaklatmadan...”

Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah başvezire dönmüş, ” Ne konuştuğumuzu anladın mı ?” diye sormuş.

“Hayır padişahım...”

Padişah sinirlenmiş.
“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”

Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telâşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hâlâ orada çalışıyor.

“Ne konuştunuz siz padişahla?”

Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.
“Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”

Başvezir, yüz altın vermiş.
“Sen padişahı, serdar’i cihan, diye selâmladın. Nasıl anladın padişah olduğunu?”

“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”

Vezir kafasını kaşımış.
“Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?”

Adam, bu soruya cevap vermek için de yüz altın almış ve;
“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, otuz iki dişimize yemek bulamıyoruz dedim.”

Vezir bir soru daha sormuş:
“Geceleri kalkmadın mı ne demek?”

Adam yüz altın daha alarak cevaplamış: “Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim.”

Vezir yine kafasını sallamış.
“Bir de kaz gönderirsem yolar mısın dedi, o ne demek”

Adam gülmüş. “Onu da sen bul…”
shelzen 521 YIL ÖNCE4YANITLA
mübeccel
SEVGİ, ZENGİNLİK, BAŞARI

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine davet etti:
"Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de kesinlikle acıkmış olmalısınız" dedi. "Lütfen içeri gelin, size yiyecek bir şeyler hazırlayayım."
Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.
Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı: "Eşiniz evde değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.
Aksam eşi geldiğinde kadın, karşı kaldırımdaki yaşlı adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. "Senin evde olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi. Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı" dedi. "Hâlâ oradaysalar, şimdi davet edebilirsin eve." Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki bembeyaz sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı.
"Eşim geldi, şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi:
"Yemeğimizi birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?" Kadının davetine, yaşlılardan biri yanıt verdi: "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı:
"Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginliktir" dedi. "Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgidir.
Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin ve eşinizle baş başa verip, bir karara varın dedi. "İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin, kararınızı bize bildirin."
Kadın, Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında adam, sevinçten göklere fırladı.
"Aman ne güzel, ne güzel" dedi.
"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik´i davet ederiz ve evimiz de bir anda Zenginlik´e kavuşmuş olur. Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi. "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına, içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi: "En doğru karar, Sevgi´yi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda Sevgi´ye kavuşacak.´ Gelinin bu önerisi, kayınpederinin de, kayınvalidesinin de çok hoşlarına gitti.
"Tamam, en doğru karar bu olacak dediler. "Sevgi´yi davet edelim..."
Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: "İçinizde hanginiz Sevgi´ydi?" dedi. "Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..." Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından, onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik´le Başarı´ya sordu: "Siz niçin geliyorsunuz?" dedi.
"Ben yalnızca Sevgi´yi davet etmiştim. Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler: "Eğer içimizden yalnızca Zenginlik´i ya da Başarı´yı davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda bekleyecektik" dediler. "Fakat siz Sevgi´yi davet ettiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize." Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden, Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
"Çünkü Sevgi´nin olduğu her yerde, biz Zenginlik ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz."
mübeccel 161 YIL ÖNCE4YANITLA
mübeccel
İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün dağda gezerken kozasından çıkmaya
çalışan bir kelebek gördük. Kelebek, kozasının lifleri arasından sıyrılmaya çabalıyordu.
Yardımsever arkadaşım hemen kelebeğin yardımına koştu.
Dikkatle kozanın liflerini sıyırdı, kozayı araladı ve kelebeğin fazla çabalamadan
kozadan çıkmasını sağladı. Ancak kelebek, kozadan kolaylıkla çıktıysa da, biraz çırpındı ve
uçamadı. Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği şey şuydu: Kanatlar; ancak kozadan çıkma
çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır.
Kelebek kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini ayakta
tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri öğrenmekteydi. Yardımsever
arkadaşım işini kolaylaştırarak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu. Kelebek hiçbir zaman
özgürlüğü tanıyamadı, gerçekten yaşayamadı.
Gerçek sevgi ve yardım 'balığı tutup vermek mi yoksa, tutmayı öğretmek mi' dersiniz?
mübeccel 161 YIL ÖNCE4YANITLA
Daha fazla yükle